29 Eylül 2009 Salı

Satılık senaryo


İlgili ve meraklı yapımcılara duyurulur
Satılık
Senaryo hikâyesi
Bu hikâye Mehmet alperen tarafından ilk defa 13 Mayıs 2008 tarihinde yazılmıştır

CİNAYETİ BÜLBÜL GÜL İÇİN İŞLEDİ

Genç avukat Tülay ( 30 )zengin müvekkili Selami (45) nin kendisine sarkıntılık etmesi üzerine Selami nin tabancası ile kendisini otomobilin yanında öldürür telaşlanarak oradan kaçar.
Kaçarken tabancayı orada bırakır.
Cinayeti sokaklarda yaşayan saçı sakalı karışmış bir halde yaşayan Salih ( 55) görür.
Salih Tülay’ın bıraktığı silahı eline alarak gelen polislere Selami’yi kendisinin öldürdüğünü söyler.
Polis önce inanır. Ancak polis aracın yanında mermi kovanını bulamaz. Ayrıca yaşlı adamın Selami’yi öldürmesin anlam veremez.
Yaşlı adamın savunmasını Tülay üstlenir.
Tülay Salih isimli yaşlı damın cinayeti neden kendi üzerine aldığına bir türlü anlam veremez.
Ancak Polis yaşlı adamın Selami’yi öldürdüğüne inanmaz. Gerçek katilin peşine düşer
Böylece yaşlı adam Salih, Avukat Tülay, polis ve savcı arasında bir kovalamaca başlar

18 Eylül 2009 Cuma

katil yakalandı

Bu günlerde tüm kanallarda yoğun bir şekilde, hunharca işlenmiş bir cinayetin haberi var. Herhalde yakın tarihte hiçbir cinayet haberi bu kadar detaylı yer almadı haberlerde.
Ermeni gazetecinin haberi bile bu kadar süre kullanılmadı.
Haberlerde özellikle öne çıkarılan avukatın mesajları. Katili teslim eden veya ettiği ileri sürülen avukat. Kelimenin tam anlamı ile katil için seçilmiş bir koruyucu melek. İki sözünden biri “ çocuk” ifadesi.
Nerde ise cinayeti “ hayır için “ işlediğini bile söyleyecek.
Sanki kamuoyunun kafasına ve yargıçların şuur altına bunun bir “ çocuk” olduğunu monte etmeye çalışıyor.
Bizde bir söz var; ” Kıçını sarı bok değdirin biraz”
Bu zaman zarfında dersine iyice çalıştırmışlar. Bu cani, bu şekilde eminim cinayet fakültesini birincilikle bitirir.
Ne imiş efendim. Aniden sinirlenmiş. Kendini kaybetmiş. Mutfaktan ekmek bıçağını almış kızın karnına sapladığını hatırlıyormuş ondan sonrasını hatırlamamış
Yani bu mantıkla bakarsak şuurunu ilk bıçağı vurduktan sonra kaybetmiş olmalı.
Öyle değil mi ? Hani şuurumu yitirdim diyor ya. Hatırlamıyorum diyor ya. Merak ettim acaba nerde şuurunu kaybetti? Acaba kızı başkası ile yatakta mı yakaladı? Hem yakalasa bile üzerinde hiçbir hukuki hakkı olmayan birini neden bu denli, cinayet işleyecek kadar kıskanır.
Sanki çok kıskanç biride kendisi!
İfadeler şöyle sanırım. Eve gittik. Bilmem ne kapısından girdik. Hatta kapı kilitli idi dışarıda kaldık bir süre. Sonra içeri girdik”
Dikkat edilirse aradan altı aydan fazla zaman geçmesine rağmen katil detayları hiç unutmamış
Devam ediyor katil ;” İçeri girdik sohbet ettik öpüştük, sonra telefonunu kurcaladım. Orada bazı mesajlar vardı. Bunu sordum. Beni geçiştirdi. Bende bir anda şuurumu yitirdim öldürdüm”
Katil diyorum çünkü öldürdüğünü mahkemede ve savcılıkta itiraf ediyor. Mahkemede bunları söylemiş katil. Nasıl öldürdüğünü de anlatırken hiçte şuurunu yitiren birisine benzemiyor.
Ama mutfağa gittiğini hatırlıyor. Demek ki daha şuurunu kaybetmemiş. Ekmek bıçağını alıyor. Demek ki daha kaybetmemiş şuurunu. Geliyor kızın karnına saplıyor. O sırada yine şuuru üzerinde. Bilerek vuruyor bıçağı. şuurumu kaybettim dediği dönem ise kızın telefondaki kişileri geçiştirmesi. buna göre burdan sonrasını hatırlamaması gerek. Ama hatırlamadığım dediği dönemlere bakıyoruz. İlk bıçak darbesinden sonrasını hatırlıyor ve anlatıyor. Kimi kandırıyor anlamadım.
Eğer o mahkeme üyeleri bu ifadeye inanarak bu soğukkanlı katile çocuk muamelesi yaparsa,
Eğer bu ifadelere dayanarak bu caniye masumiyet, planlamadan işlenen cinayet şuursuz işlenen cinayet şeklinde hafifletici sebepleri öne alırlarsa doğrusu bu hâkimlerinde yargılanması gerekir.
Yani kızın cesedini bavula sığmadığını, bunun için destere almaya gittiğini, başını destere ile kesmesi gerektiğini düşünen bir kişi nasıl olurda cinayeti şuursuz işler anlamak mümkün değil.
Ani kararla işlenen ve şuursuzca yapılan bir eylemin devamı böyle olmaz. Olması için, yani katil şuurunu yitirmişse orada bir veya birkaç kişi daha olması gerekir. Katil şuurunu yitirmişse diğerlerinin anlatılan bu hikâyede ortak olmaları gerekir.
Yani kızın cesedini torbaya koymak, başını destere ile kesmek müzik aletinin çantasına yerleştirmek ve evden çok uzağa götürmek fikri şuursuz adamdan çıkmaz. Sonra kaçmak ve aylarca polisin yönünü değiştirmek için basını kullanmak dedi kodu fısıldamak ve zaman kazanmak. Bunlar şuursuz adam işi değil.
Kaldı ki katil yalan söylüyor. Dedik ya dersine iyi çalıştırılmış
“Yalnızdık” diyor. Israrla çocuk olduğu vurgulanıyor. Baştan sona yalan uydurulmuş bir kurgu.
Satanist değilim diyor. Öyle demesi gerek. Çünkü ayin işi araya girerse başkaları da girer. Öyle ayinde tek olunmaz.
Çocukmuş. Kazık kadar adam çocuk oluyor. Ama yaptıkları çocuk işi değil.
Nasıl çocuksa. Genç bir kızı evine götürüyor. Kadın erkek ilişkisini biliyor. Votka içmeyi ihmal etmiyor. Cep telefonunu kontrol edecek kadar da dikkatli. Çocuk ruhlu sevgilerde kıskançlık böyle olmaz. Avukatı sürekli psikolojisinin bozuk olduğunu vurguluyor ve kamuoyunu bu katile acındırmaya çalışıyor.
Polis ve savcılık araştırmayı sürdürüyordur. Sürdürmeleri de gerekir.
Bu yalan hikâye ile mahkeme karşısına çıkmakla bu cinayet ört bas edilemez.
Ben şahsen satanist bir ayin konusunda ısrarlıyım.
Mutlaka bu yalan hikâyenin gerçeğini ortaya çıkaracaklardır.
Ben şahsen ne o zavallı kızı ve ailesini tanırım, ne de katil tarafını. Bu sebeple her iki taraf içinden birine taraf olmam mümkün değil.
Ancak şu var ki zavallı bir kızı soğukkanlı bir şekilde öldürüp, parçalara ayırtıp çöplüğe atan kim olursa olsun onun tarafı da olmak mümkün değildir.
Onu masum görmek mümkün değildir.
Cinayete kılıf aramak mümkün değildir. Kendi ifadesi ile basit bir kıskançlık yüzünden de olsa işlenen bu cinayetin cezası asgarisinden müebbet hapis olmalıdır.
Allah kimsenin başına vermesin

8 Ağustos 2009 Cumartesi

Pezevenk zihniyetli İlhan Selçuk Havladı

Önce hatırlatayım
Gerçek Pezevenk Seksen seneden beri Ülkeyi fahişeye çevirenlerdir
Tabi bunların en aydınlarından biri olan İlhan Selçuk’a ait aşağıdaki yazıya dava edilmiş ama davayı ilhan Selçuk kazanmış. Tabii kazanır hukuk keserinin sapı ellerinde. İstedikleri gibi, istedikleri kadar kendilerine Hak yontuyorlar.
Bende bu yazıya karşılık olarak kendi yazısı ile ilgili düşüncelerimi harmanladım. Bu yazı benim güzel dinim İslam a ve İslami değerlerlerle yaşamaya irtica ve mensubu bir Müslüman olan bana ise Mürteci diyen İlhan Selçuk hakaretini iade ederek söz sahibine yakışır diyorum. Burada hem onun yıllarca biriktirdiği ahmaklığını okuyacaksınız hem de dinime yaptığı hakaretine cevap olacaktır. Sanırım bana, bu hukuk mantığı ile dava bile açılmamsı gerekir.
”HANGİ PEZEVENK İrticanın Dibi Yoktur...... ../ İlhan Selçuk”Amerika Irak'ı işgal ederken ne düşünüyordu: Diktatör Saddam 'i devireceğiz, yerine demokrasiyi kuracağız; halk bizi çiçeklerle bekliyor... Ne oldu?.. Irak nerdeee?.. Demokrasi nerdeee?.. “
***
Sen ve senin gibiler yıllarca aydın geçindin memleketin başına; Sen kendi salaklığından öyle yorumluyorsun. Amerika Irak’ı işgal ederken demokrasi söylemi yapıyordu bu doğru, ama demokrasi düşünmüyordu. Bunu sizin gibi aklı gözünde putperestler öyle düşünüyor. ***
Devam ediyor putperest kafa;“Amerika bir yandan Irak'ı işgal ederken öte yandan Türkiye için ne düşünüyordu? 'Ilımlı İslam Devleti Modeli...' Kafaya bak sen! Irak için demokrasi. Atatürk 'un kurduğu laik Türkiye Cumhuriyeti için İslam Devleti Modeli...****
Dikkat et ilhan Selçuk; Amerika Türkiye için hayırlı bir şey düşünmez. Amerika her zaman kendi menfaati hangi sistemde ise o sistemi korur. Düne kadar senin gibi laiklerden menfaatleşiyordu. Atmış seneden beri ülkeyi laikler idare etmiyor muydu? Amerikanın kucağına oturanlar sizler değimli siniz? Atmış ihtilalcileri senin zihniyetinden oluşmuyor mu? O ihtilali kim yaptırdı? Aranızdaki ufak tefek menfaat çatışması dışında senin Kenan Evrenden Demirel den Mesut Yılmaz dan ne farkın var? Senin Çevik BİR den ve daha bir çok ülke insanlarının oylarını hiçe sayarak darbe heveslisi olanlardan ne farkın var? Çevik BİR Amerika dan icazet almadı mı?
Diğer yandan Laikliğin lügatteki tek karşılığı dinsizliktir. Bununda tek anlamı putperestlik anlamına gelir. Dünyada hangi, topluma bakarsanız bakın, ateistler ve dinsizler puta taparlar. Ve kendilerine Laik derler. Semavi din mensupları laikliği sizin gibi algılamazlar. Sizin anladığınız laiklik puta tapmak, genel evlerini meşrulaştırmak ahlaksızlığı tetiklemek İslam a hakaret etmek Müslüman’a hakaret etmek. Yani putperestsiniz ve bunu da yıllarca memleket insanlarına dayatmaya çalışanlar sizler değil misiniz? *** Devam ediyor Uşak ruhlu İlhan Selçuk;
“Amerika'nın Irak'a donuk projesi fos çıktı.”
NOT ; Fos çıkmadı putperest ilhan Selçuk, fos çıkmadı. Amerika istediğini aldı.
Devam ediyor pezevenk;Peki, Türkiye'ye dönük projesinden ne haber?.. Gelen giden haberlere, yorumlara, aklıevvellerin el altından ve üstünden tezgâhlanan söylentilerine bakılırsa, Amerika'nın aklı başına gelmeye başlamış... Diyorlarmış ki: - Ilımlı İslam Devleti Modeli macerası hem Türkiye'ye uymadı, hem Amerika'ya zarar verdi...” şeklinde ekliyor.
NOT; Tamamen hezeyan. İslam a ve mensuplarına hakaret etmek için bilmem neresinden uydurduğu hezeyanlar. ***İlhan Selçuk devam ediyor ve bakın nasıl hırlıyor;

“ İslam kutsal bir dindir.Ama, ister ılımlısı olsun, ister radikali, 'İslamDevleti Modeli' nin gerçek adı nedir? Tek sözcük: İrtica!

İşte senin gibilere de bu yakışır. Din düşmanına bu yakışır. Bu sözler seni ele vermeye yeter. İslam dininin ılımlısı radikali olmaz. İslam ya vardır ya da yoktur. Bu kavramlar bile sen ve senin gibi dizsizlerin uydurduğu kılıflar. İslam dünyasının kavram kargaşasına düşürmek için Yahudilerin ve senin gibi Yahudi uşaklarının kullandığı kavram bunlar. Müslüman irticacı olmaz. İslam dini ise irtica değil, tam tersi bin dört yüz küsur seneden beri insanlık tarihine bilimde medeniyette hukukta insanca yaşamada zirve bir dindir. Keşkem attığımız her adım Allahın ve resulünün emrine uygun olabilse.Ve İlhan Selçuk devam ediyor
“Peki, irtica nedir? İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedi Nejad Tahran sokaklarında kadın avına çıkmıştı... O kadının başörtüsünden taşan saçı, bu kadının türbanından taşan perçemi tesettüre uygun muydu, değil miydi? İrtica budur!”
Tespite bakın. Ve devam ediyor kusmaya ;Ama, irtica elbette bu noktada da durmaz... Ahmedi Nejad ayni günlerde eski ve yaşlı kadınöğretmeninin elini öperken fotoğrafçının objektifine yakalanmasın mı!.. İran'daki Hizbullahçılarda tepki kıyamete dönüştü... Ben Ahmedi Nejat ın avukatı değilim.Ama Müslüman olarak derim li; Sevsinler senin gibi burnunun ucundan habersiz aydın geçinen putperestleri. Asıl irticacı sizsiniz. Putperestlik İslam ile tarihe gömülmüştü. Siz Mürteciler tekrar putperestliği hortlatıyorsunuz. *****
İran Devlet başkanı Ahmedi Nejat pezevenk zihniyetlerin anlayamayacağı ölçüde bir devlet adamı. Nitekim kendi ülkesi Ahmedi Nejat ı tekrar seçti getirdi. Ama sizin gibi faşist kafalılar bir yandan demokrasi dersiniz ama halkın çoğunluğun sizin zihniyetinize oy vermediğini görünce de kıçınızdan çıkartmaya başlarsınız demokrasiyi. Amerika ile aynı havadan çalarsınız. Havlamaya başlarsınız her telden her türden, her makamdan orkestra ürümesi başlatırsınız.
İrtica geliyooooooooooooooor
Sizin cenaze namazını kılacak imamın vay haline Mahşer günü
*** Devam ediyor İlham Selçuk havlamaya;
“Mürteci ne diyordu: - Müslüman İran halkı, şeriata aykırı bu türdavranışları affedemez!..İrticainin dibi yoktur!..”
İslam Devleti'nin ılımlısı, yumuşağı, serti olmaz!.. Allah adına ahkâm kesmek bir devletin düzeninde ağır basmaya başladı mı, insan silinir gider. İnsanin yerini kim alır? Mürteci!..
Aslında cevap yazmak bile Müslüman’a ar gelir ama ne edelim kalemi aldım bir kere elime. Kendi menfaatlerinize göre düzenlediğiniz hukuka ne demeli. İşinize geldiği zaman hukuk var işinize gelmezse aynı hukuk yok. Yerine bir dakikada yenisi getiren sizlersiniz. Kanadoğlu ile senin ne farkın var.
*** Ve yumurtluyor; İşin en kütü yanı, yüce Allah, Hazreti Peygamber, Kuranıkerim adına konuşan mürteci sürüsünün devlet düzeninde iktidarı ele geçirdikten sonra, gün geçtikçe azmasıdır.” Diyor ve Ve bir örnek veriyor putperest;Bu takımdan biri, ( Hangi takımsa )yolda yürüyen Bektaşi'nin ensesine okkalı bir tokat vurmuş..Baba hızla donup bakınca açıklamış:- Ne bakıyorsun Erenler, bu tokat Allah'tandı. Bektaşi: - İmanım, demiş, elbette öyledir; ama Allah'ın buişi hangi pezevengin eliyle yaptırdığına bakıyorum.”
Evet evvela hakaretine cevap. Sürü senin mensubu olduğun ideolojik örgüttür. Sende o sürünün en arkasında kalan nallar ı dökülmüş eşekte farkın yok.
Herhangi bir olayı, herhangi bir fıkrayı veya kıssayı İslam dinine izafe ederek dinime hakaret edenler, benim dinime İrtica ve mensubu olarak bana pezevenk diyene aynen iade ediyorum o yaftayı. Pezevenk sizsiniz.
Müslüman kanı ile yoğrulan bu topraklarda dinsizlerin ateistlerin hiçbir hakkı ve hukuku yoktur. Eğer bu vatan şehit kanları ile sulandı diyorsak. Eğer bu vatan uğruna ezanı Muhammed’i yenin hür bir şekilde okunması için bu kadar şehit kanı akıtıldı ise o zaman bakış açımız şudur.
İslam a ve onun değerlerine hakaret edenler şehit olmazlar. Unutulmasın ki sadece Allah yolunda ölenler şehittir. Üzerine giydiği elbise ne olursa olsun Allah yolunda mücadele etmeden o niyette olmadan ölenler şehit filan olmazlar
Kimin şehit olacağını Kuran’ı kerim açıkça söyler.
İslam dinine irtica diyen kâfirdir. Müslüman a Mürteci diyenler insanlıktan nasipsizdirler.
İlhan Selçuk ve onun gibi düşünenler için yaşasın cehennem

NOT;O Bektaşi fıkrası da dinden nasipsiz pezevenklerin eseri. İslam dininde ve İslam ahlak kavramında böyle bir örneğe yer yok. Amerika bu isi hangi pezevenk marifetiyle Türkiye'de tezgâhlamak istiyorsa bunu mütedeyyin kesim çok daha iyi biliyor.
Gerçek pezevenkler seksen seneden beri bu ülke siyasetini İngiliz’in, Rus’un, Amerikanın ve Avrupa nın siyasetine ve çıkarlarına göre düzenleyerek Fahişeye çevirenlerdir
Gerçek pezevenkler asla milli olamayanlardır vesselam.

5 Ağustos 2009 Çarşamba

İnsan=Hukuk önünde


İnsanlar = Hukuk önünde
Aydın, katsayının kaldırılmış olmasının düz liseye gidenler için haksızlığa yol açtığını savunurken yeni düzenlemenin fırsat eşitliği yaratmıyor mu sorusuna ise verdiği cevap insanlık adına değil, hukuk adına değil, ideoloji ve dinsizlik adına çıkıyor. Hatta bu ifadeler vicdanından değil, ağzından değil, hukuk literatüründen hiç değil başka yerinden zırvalıyor.
Her yıl verdikleri bir ödülleri var. Adı da “Mahmut Esat Bozkurt Hukuk Ödülü”dür.
Herifin ne hukukla alakası var ne de Müslüman Türk milletinin tarihi geçmişi ile. Ne bu milleti,n mensubu ? Bu millet ile paylaşacağı paylaştığı hiçbir manevi bağı olmayan ucubeler. Osmanlının içinde Osmanlıyı yıkan ihanet şebekelerinden bir ailenin devamıdır muhtemelen. Sorarsan annesinin hoca olduğunu söyleyebilir. İşine geldiği yerde bende Müslüman’ım diyebilir. Bu tipler buna göre ayarlanmış bir tür zemberek. Zehir kusacakları zamanda ulu orta çıkar konuşurlar. Kelimenin tam anlamı ile Truva atı, Eh İstanbul barosuna da bu yakışır. Doğrusu bu Baro Başkanı Aydın nın ne olduğunu ya da ne olmadığını anlıyoruz da, İstanbul barosuna kayıtlı avukatlar acaba bu adamla aynı fikirdeler mi? Ne kadarı aynı fikirde? Bunu merak e diyorum. O zaman eyvah ki eyvah.
Kısa bir bilgi ile her yıl ödül verdikleri bu kişi, hem Hitler hayranı hem de sosyalist olduğunu iddia eder, hem de resmi Türkiye Komünist Partisinin kurucularından. Kısaca tam bir faşist,
Şu sözler, adına “hukuk ödülü” ihdas edilen Mahmut Esat Bozkurt’a aittir: “Türk, bu ülkenin yegâne efendisi, yegâne sahibidir. Saf Türk soyundan olmayanların bu memlekette tek hakları vardır; hizmetçi olma hakkı, köle olma hakkı. Dost ve düşman, hatta dağlar bu hakikati böyle bilsinler.”
Ama bu kişi kendisi Türk değil. Görüyorsunuz değil mi? Ne haldeyiz? Bu ülkede ırkçılık yapanlar Türk de değil. Hem de kalıbımı basarım ki sadece bunlar değil, bu ülkede dinsiz bir milliyet dayatması yapanların hiç biri de Türk değildir.
Tıpkı PKK’lıların Kürt olmadıkları gibi. Kürt Cemiyetlerinin ilk defa 1912 de İngiltere de kimler tarafından ( Yahudiler) kurulduğunu ve hangi amaçla kurulduğunu tarih bize haber veriyor. Aynı şekilde Türk milliyetçiliğinin de kaynağında Yahudilerin olduğunu biliyoruz. O zaman oynana oyun gün gibi açık. Vakti ile suyun başına yerleşen içimizdeki bu azınlıklar. Devletin hassas bürokrasisinin ve bazı hassas kurumlarını ellerine geçirmişler ve birbirlerine devrederek sürdürüyorlar saltanatlarını.
İstanbul barosu bu hukuk katili adamın elinden kurtarılmalıdır. Bu vebalde baroya kayıtlı tüm avukatlara aittir.

31 Temmuz 2009 Cuma

Havada kaybolmak

Bir uçak havada kaybolsa ilk aranacak yer, yeryüzüdür. Denizdir, ormanlık alanlardır Vs yani düştüğü tahmin edilen yerde aranır. Ama koca uçak bulunamaz. Sakın parçalandı da kayboldu demeyin. Küçük parçası da bulunamaz. Bir ceset bile yoktur ortalıkta.
Yani uçak havada kaybolmuştur.
Öyle ya yer de olmadığına göre. “Uçak havda kaybolmuştur “ tabiri tam olarak burada kullanılır.
Geçelim
Havalananındayım akşamdan sonra. Dış hatlar terminalinin çıkışında bekliyorum. Neyi beklediğim önemli değil. Kimi beklediğim de önemli değil. Beklemek bazen neyi, kimi beklediğimizi bilmeden bir süre sürer gider hayat.
Kapıdan turistler çıkıyorlar. Yaşlı genç, yarı çıplak, fötr şapkalı kel kafalı, uzun saçlı. Dinç ve aceleci adımlarla uzaklaşıyorlar. Kimi hemen bir taksiye kimide oradaki hazır servise yürüyor. Herhalde Turist bunlar. Öyle düşünüyorum. Anadolu insanının yanık yüzü yok onlarda. Işıltılı gözlerle bakmıyorlar çevrelerine. Donuk zoraki tebessüme benzeyen mimiklerle çevrelerine bakıyorlar. Kimini gözleri birini arıyor, kimi de kararlı ve donuk bakışlarla yürüyor. Belki de yere sağlam inmenin heyecanı böyle yansıyor yüzlerine kim bilir. Uçak yolculuğunu bilirim. Hele kanat kısmına yakın iseniz. Hele bir de oturduğunuz koltuk vidalarından gevşemiş ise. Uçağın her sallanışında kulağınızı tırmalayan gıcırtılar, uçağın her an düşeceği düşüncesi ile zihninize yükleniyor. Korkmak ve sabretmek arasında kıvranmaya başlıyorsunuz. Belki bunlarda öyle. Gecenin karanlığında saatler süren bir uçuştan sonra yere sağlam inmek herhalde Azrail ile randevuyu iptal etmek gibi bir şey.
Turist zannettiğim kişiler yanımdan geçiyorlar. Ne o? Bunlar turist filan değil. Yanımdan geçerken rahat bir Türkçe konuştuklarını işitiyorum. Ama Turiste benziyorlar. Peki, Turist nasıl biri ki bu kadar güzel Türkçe konuşana ve Türk oldukları anlaşılan kişilerdeki de Turiste benzettim ben.

Birkaç genç kız. Baba ve ağabey veya damat olduğunu sandığın birkaç erkek. Kızlar mini etekli. Tazeliğin tüm alımlı davranışları birleşince değme fahişede görülmeyecek bir cazibe oluşturuyorlar.
Davranışlar konuşmalar, mimikler Türk değil. Müslüman demiyorum dikkat edin. Türk bile değil. Dört bin yıllık milli bir tarihe sahip Türk insanının kendine ait karakteri nerde? Davranışı cazibesi nerde. Bunlar Avrupalıya da benzemiyorlar tam olarak. Sanki kırma.. Her ikisi arasında bir şey. Bir ucube. Ne Avrupalı ne Asyalı bunlar. Ne Müslüman ne Hıristiyan. Herhalde bunlar, kendilerini bir yere ait göremeyen asalak bir tür olmalı.
makineleşmiş bir davranış tarzı.
O güzelim Anadolu insanını düşünüyorum. İş adamından küçük esnafına, memurundan işçisine köylüsünden şehirlisine kadar hepsinde de sıcaklık, gözbebeklerinde bir pırıltı. Helen daha toprak kokuyor burcu burcu.
Makineleşmemiş
Gökyüzünü düşünüyorum. Olabildiğince derin bir boşluk. Trilyonlarca yıldızın, milyarlarca galaksinin, yüz milyonlarca yıldız kümesinin arzı endam ettiği o deruni boşluk. Yeryüzünü ayakta tutmak için emir almış ve görevini aksatmadan sürdüren bu devasa kâinat.
İnsanlığın hizmetine verilen bir uzay. Uçaklar buradan geliyor. Bu karanlık gökyüzünden. Önce bir ışıltı ipiliyor gökyüzünün zifir karanlığında. Arkasından derinden derine bir homurtu. Gittikçe artan tüyler ürpertici motor sesi. Yer çekiminin cazibesi ile hava basıncının arasında taşıdığı canların korkusu yankılıyor sanki motor sesinde.
Kendimi bir ara orada, yıldızlarla yakın bir yerde, bir madeni araç içerisinde madeni sesler, yılışık ve donuk gülüşler, Sabit bakışlar, ne oldukları nereli oldukları bellisiz ucubelerin arasında yapayalnız hissettim. Bir Anadolu insanının yalnızlığında baktım onlara. Kimliğimi kişiliğimi tarihi derinliğimi, inançlarımı ve değerlerini anlatmak istedim onlara. Nasıl olsa aynı dili konuşuyoruz dedim kendi kendime. Ama aynı dili konuşsak da aynı inancı paylaşmadığımızı ibretle gördüm. Nereye gidiyordu bu uçak? Ya da nerden geliyordu unuttum. Uçak düşmedi. Bunu biliyorum. Sanırım bu havada kayboldu.
Kendimi o olabildiğince derin âlemde koltuk gıcırtıları ve motor gürültüleri arasında kaybolmuş hissettim.
Makineleşmiş

Yargı üyeleri Sütle mi temizlendiler ?


HSYK Ergenekon davasına bakan hakim ve savcıları görevden uzaklaştırmakta ısrar ettiği iler sürülen HSYK üyesi Ali Suat Ertosun malum resmi çekenlerle ilgili Ankara cumhuriyet savcılığına suç duyurusu yapacakmış
Hakkıdır, yapabilir.
Haspam için üzerinde durulması gereken en vahim! durum ise fotoğrafın çekilmesi.
Rahatsız olabilir en tabi hakkıdır.
Ama bakın bunu hangi cümle il e ifade ediyor;
'' Üzerinde durulması gereken bu fotoğrafın neden ve kim tarafından çekildiği veya çektirildiğidir. Eğer bu fotoğraf, devlet görevlileri tarafından çekilmişse ortada daha vahim bir durum söz konusudur. Bu konunun araştırılması için Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına başvuracağım. Bu ülkede bir Yargıtay, Danıştay üyesi takip ediliyorsa, bu konu üzerinde çok durulması gerekir. “
Yani burada altı çizilecek cümle şu” Bu ülkede bir Yargıtay, Danıştay üyesi takip ediliyorsa, bu konu üzerinde çok durulması gerekir”
Güzel, bu ülkede parlamentoya müdahale planı hazırlayanlar vahim değil. Bunun için kargaşa üretip, terör estirenler vahim değil. Her yeri cephaneliğe çevirenler de vahim değil. Faili meçhul cinayetleri hiç önemli değil. Meşru hükümetleri devirme planları yapanlar bizim çocuklar. Generallere suikast planı yapan teğmenler kahramanlarımız ve daha sı ülkede yüzde elliye yakın oy alarak başbakan olan kişiye suikast planı yapanlar, memleketi kurtaracakları için madalyayı bile hak eden vatanseverler ve hiç vahim değil (!).
Ama bu ülkede hukukun ırzına geçen savcılar ve hâkimlerin fotoğrafını çekmek çok vahim ve üzerinde durulması gereken hassas bir mesele.
Şimdi soralım bakalım; Başta siz olmak üzere sayın Ertosun, yargı üyeleri sütten çıkmış ak kaşık mı?
Kamuoyu artık bıktı bu hukuk dalavereliğinden. Yargıtay, Danıştay, Anayasa mahkemesi, HSYK, YARSAV gibi hukuk kılıfına sokulmuş ideolojik örgütlerden de bıktı.
Beyler ;
Sıkıntı nedir biliyor musunuz? Bu saydıklarım ve adını hukuk, yargı vs gibi insanı ilgilendiren kurum ve kuruluşlar da, insanı değil de ideolojilerini koruma adı altında gösterdikleri faaliyetleri ile Ergenekon davası içine giriyor. Sancının kaynağı bu.
Kanadoğlu nun kıvranması ve hasetinden alt dudağını yara etmesinin sebebi bu. YARSAV başkanının “ Bunu hukuk yolu ile açacağız” derken, hukuk konusunda zırvalamasının arkasında da bu ruh hali var.
Kısaca bunların hukuk anlayışı kendi ideolojilerini dayatmak anlamına geliyor. Kendi ideolojileri tahdit altına girdiğinde hukuk evrensel anlamını yitiriyor ve hüküm başka yerlerinden çıkıyor. Cumhurbaşkanlığı seçimi örneğinde gördüğümüz gibi.
Öyle ya! en vahimi yargı üyelerinin takip altına alınması. Ne kadar kötü. BU tertemiz seçilmiş insanlar takip edilir mi? Paksüt ’ün hanımını gördük . Emdiği Süt ne kadar ak bilmem ama, Telefonda neler konuştuğunu işittikten sonra bana pekte siti pak gelmedi. Ama buna rağmen soramazsınız. Çünkü bunalr uzaydan geldiler. Farklı insanlar. Hanların hamamların dedelerinde mi kaldığını yoksa sonradan mı edinildiğini araştırmaya gerek yok. Çünkü bunlar seçilmiştir. Çünkü bunlar dokunulmaz. Bunlar hukuk üretir.Sonra sıkıştılar mı gugukla maya başlarlar. Ses başka yerlerinde gelir
Velhasıl mı ? tipik firavun dönemi yaşıyoruz vesselam.

25 Temmuz 2009 Cumartesi

kadın erkek sendromu

Kadın ve Erkek Sendromu
Ömür boyu bir kadını taşımayı göze almadan, onunla yatağa giren erkek, erkek değildir.
Ömür boyu, kendini terk etmeyen bir erkeği terk eden, daha erkeğinden boşanmadan başka erkek bulan, üzerinde nikâh olmadan başka bir erkeğe soyunan kadın ise hayâsızdır, edepsizdir, kişiliksizdir,
Paylaşılan haram yatağın iki haramzadesinden kadının adı var, Hoş olmadığı için yazmıyorum. Peki, erkeğin adı nedir? “
Genetik yapılanma ve ruhi beraberlik!
Laik sistem “ genetik” yapının ruhta mana bulması gerektiğini bilmeyecek kadar da hakikatten yoksul. Ulusalcılık ve Milliyetçiliği sistem iddiasında bulunanlarda öyle.
Evet, genetik yapı Ruhi yapılanma ile tanımlanmazsa burada “ baba ve kardeşten ” den söz edemeyiz. Böyle bir baba, kızına karşı herhangi bir kadına karşı takınılacak her türlü tavrı takınır.
Bu kardeşler içinde geçerlidir.
Allah Resulü ; “Sadece İnananlar kardeştir” buyuruyor.
Üzerinde detaylı düşünmek gerekemez mi?
Genetik gerçeklik Ruhi hakikat değildir. Ancak tamamlayıcıdır.
Genetik gerçeği, ruhun hakikati ile tamamlamadığınız sürece, Ne aile, ne millet ne kardeş, ne evlat Ve nede İnsan olmanın şuurunu elde edemezsiniz.
Bu gün Darvin nazariyesini esas alarak insan tanımlamaya çalışan bizdeki sözde aydınlar seksen yılda ülkeyi hangi noktaya getirdiler bakmak gerek. Yazık ki insanlık tarihinde ve günümüzde bunun sonucu, ensest vakaları da az değildir.
Biz Dedik ki; Can! “ can “ olduktan sonra, Solucanda da can var insanda da can var. Farkınızı koyun ortaya.
Bir insan, hem Müslüman olduğunu Söylüyor, hem de Allah’ın emirlerini dinlemiyorsa, Bu onlarla Allah’ın arasında. Laik sistemle bir alakası yok! Laik sistemin din hükümlerinin yerine getirilip getirilmemesi hususunda taraf olmaması gerekir.
Eğer kendini bu uygulama alanında hakem tayin ettiyse, o zaman açık olanlara karışmadığı kadar, kapalı olanlara da karışmaması gerekir.
Erkek kadın karşısında diz çökmez. Çökmemelidir. Erkek diz çökerse asaletini yitirir.
Kadın zariftir. Diz çökmek kadına yakışır. Erkeğin elini öpmek kadına yakışır. Onu zarafet sahibi kılar. Kadın erkeğe âşık olabilir. Ama erkeğin aşık olmaması gerekir. Erkek kadını sevmeli ve saygı duymalıdır.
Kadını kullanıp atmamalı buruşturup bırakmamalıdır. Asaletli bir erkek kadını kandırmaz, aldatmaz ve para vererek bir kadınla birlikte olmaz. Beş dakikalık zevki için bir kadının hayatını karartmaz. Erkeğin asaletini, kadının zarafetini yetirdiği bir topluluk da aile hayatı ve cemiyet hayatı perişan olur.
Kadın hakları safsatası il e gerçek amaçlarını uygulayan toplum mühendisleri bu gün kadını sokağa dökerek fuhşu artırarak ahlaksızlığı tetikleyici yayınlarla cinsel hastalığı yaygınlaştırarak bu günkü manzaranın da mimarlarıdır
Kısaca bu Hastalık tablosu Laik sistemin eserdir.